içimden sesler korosu-zeynep ocak

Apr 19

çocuk

adına portakal denilen dik bir yokuşun tepesindeydi evi.

çevresindeki ona benzer binalar yüksekti.

binaların arasını; kıvrımlı, ismine patika demeyi sevdiği yollar bağlıyordu.

aslında yollar patika değildi.

yol bile denemezdi.

 

elini uzatsa yere eli yere değicek yükseklikteydi odası.

demirden parmaklıkları vardı odasının penceresinin.

annesi taktırmıştı.

kötülükler içeri giremesin, içerideki saflık da dışarı çıkamasın diye.

perdeleri hep kapalıydı.

dışarının karanlığı içeri geçmesin, içerinin ışığını da kimse görmesin diye.

belki de bu yüzden odası hep hapishane gibi gelmişti ona.

odasının dışını çılgınca merak etmekle geçti seneleri.

kendininkine benzeyen tiz sesleri, ışığını kapatıp dinledi hep yatağından.

ışığını kapadı. çünkü evde olmadığını düşünsünler isterdi.

“eğer evdeysen neden yanımızda değilsin” sorusunun cevabından hep utandı.

“siz gelin yanıma” da diyemedi.

gururla ikram edeceği bir huzuru yoktu evinde.

zaten onlar da hiç sormadılar..

zaten annesi de misafir sevmezdi.


annesi kedileri de sevmezdi.

iğrenirdi.

o da iğrendi.

inandı onların nankör olduklarına.

yine de annesinin pencerenin önüne serptiği karabiberleri gizli gizli üfledi.

bahçeleri kedi doluydu. razı olmadı hapşırmalarına.

odasında televizyonu yoktu.

odasında radyosu yoktu.

odasının duvarlarında poster yoktu. boyaları kalkarsa bi daha boyatamazlardı.

aslında boyatırlardı da, annesi uğraşmak istemezdi.

yasaktı.

ya derslerinden geri kalırsaydı..

büyük fedakarlıklar yaparak büyük umutlarını bağlamışlardı ona.

ama ne umutlar..

doktor, avukat, eczacı, büyük bir şirketin halkla ilişkiler sorumlusu..

kartvizitinde yüksek mevkii yazan herhangi bir iş kolu.

artık n’olursa..

boşuna mı geliyordu saati 100 dolardan aydın hoca matematik dersi için?

boşuna mı hediyeler almıştı o meşhur kadına sırf ders vermeyi kabul etsin diye?

boşuna mı sırf coğrafya hocası seviyor diye migrenli haliyle kalkıp tava börekleri yapıyordu?

boşuna mıydı bunca para sıkıntısı?

derslerini çalışmak zorundaydı.

ders

ders

yasak

yasak

halbuki kitabın arasına hayallerini koyup okurdu.

hayalleri en yakın arkadaşıydı.

demir parmaklıklardan içeri girebilen tek arkadaş.

kimse giremezdi aralarına.

annesi yasaklayamazdı.

ulaşılmaz matematik sorusunu çözerken, savaş tarihlerini ezberlerken, kereviz yerken, yatmak zorunda olduğu saat söylenirken, yatarken, uyumak için direnirken, annesiyle babası kavga ederken, dışarıdan arkadaşlarının sesi gelirken…

o hep hayal kurdu.

ama ne hayaller….

güya hayatının aşkını bulmuş da, o da penceresinin önüne gelip onu buralardan götürmüş mesela..

çok büyük bi şarkıcı olmuş, herkes onu dinlemeye gelmiş

fotoğraflarına baktığı ülkeye gitmiş, artık orada yaşıyor…

ya da o türkan şoraymış da çirkin ve köylü bi kızken değişip güzelleşip sevdiği erkekten intikam alıyormuş..

hep bi gitmek.. hep demirparmaklıkların dışarısı…hep değişim..

oysa odasının penceresinden bakıldığında yalnızca pota kısımları görülen dermeçatma basket sahasına gitse yine mutlu olurdu.

her attığı basket olan uzun boylu o çocukla da tanışırdı belki.


sonralarında lüks bir mobilya mağazasına dönüşen marketle bakkal arası bi dükkan vardı evlerine yakın.

yanında da genişçe bi çukur. çook eskiden havuzmuş.

içinde oynamaya başladılar. her sabah erkenden ve güneş batmasına yakın.

annesi öğlen güneşini sevmezdi.

marketin önünden yokuş aşağı koşmayı, koşarken yapraklara tutunmayı, her attığı basket olan uzun boylu çocuğun markete kola alması için gelmesini beklemeyi severdi.

dışarıyı sevdikçe evini sevmedi.

evine girmek istemedi.

Evin türlü eşyasının içinde olduğu bazalı yatağında uyumak istemedi.

kapısı kilitlenebilen demirparmaksız başka odalar, başka duvar renkleri, yüksek katlar, sessiz bir ev istedi.

içinde müzik olan, ışık olan bir ev.

daha çok bağlandı arkadaşlarına.

akşam ezanı vaktinde evde olmadığı için bütün arkadaşlarının önünde babasından tokat yediği zamanlar hariç.

o zamanlarda yüzlerini bile görmek istemedi arkadaşlarının.

sır saklamaya o zaman başladı.

 

“biz de bu yaz tatile gidiyoruz, aslında annem çok sakindir de sinirlendiğinde işte…, babamla çok iyi anlaşırız biz. Kıymetlisiyim ben onun, yok kızmazlar biraz daha kalabilirim, dur o zaman annemden para alıp geliyorum, benim de vardı o benzer bi kazağım ama kayboldu…”

 

her doğruyu söylediğinde çevresinden bi kişi eksiliyor, aynı doğrular yüzünden evde şiddetle haşırneşir oluyordu.

madem ki böyleydi, yalan en güzeliydi.

yalan kaçışıydı.

yeni hayalleriydi.

yalan gibi mucizevi bi şey vardı.

hem arkadaşlarını ona yakın tutuyordu, hem de dayaktan kurtarıyordu.

bi de yalan kötü derlerdi.

hiç de değildi!

alıştı…

yalan söylemeye alıştı, 2 ayrı hayat yaşamaya alıştı.

yaşadığı hayatlara göre kabuğu da evrimleşti.

şimdiler de harika yalan söylüyor. kan basıncı yükselmeden.

babasının da epeyce emeği vardı kan basıncında.

annesine o kadar aşıktı, o kadar aşıktı ki

bi kızı olduğunu unuttu.

annesine o kadar tapıyordu ki, söylediklerini bir an bile sorgulamadı.

hatta emirkomuta zincirinden tek bir halkayı bile yerinden oynattığı görülmedi bugüne kadar.

direktifleri alıyor, aynen uyguluyordu.

hakikatliydi.

 

evlerinde 3 kişi yaşar, sadece 2si konuşurdu.

onu dinleyen yoktu.

çünkü ne derse desin dediği şey mutlaka yanlıştı, akla aykırıydı, ahlak dışıydı, utanç vericiydi.

demirparmaklıkların önünde her attığı basket olan esmer uzun boylu çocukla konuştuklarını yakaladığında, belinden çıkardığı bir ucu demir toka olan kemerin deri kısımlarını  kement gibi gelişigüzel bacaklarına atarken ne demişti babası..

“bu aile bunları kaldırmaz!”

kaldırmadı.

 

bayramlar da vardı çocukluğunda.

aklının yetişkin düzeye ermediği zamanlarda severdi bayramları.

ona zaten kalabalık olsundu..

ama zaman içinde; annesinin teyzesiyle, teyzesinin babasıyla, babasının dayısıyla, dayısının karısıyla kavgalı olduğu bayramlar aldı yerini.

kim kime ne diyecek merakıyla aynı sofraya oturulup keşkek yenilen bayramlar.

söylenilen yalanların hangi tabakta masaya geliceği belli olmayan bayramlar.

yargılayan bayramlar.

hesap soran bayramlar.

bir türlü mutlu olmayı bilmeyen bayramlar.

bayramlar da sıkıldı zaman içinde.

kelimenin esas anlamıyla ters düştü.

keşke bi kardeşi olsaydı…

ama iyiki olmadı.

evdeki nüfus 4’e çıkacaktı ama susan insan sayısı da 2’ye.

tek başına da yeterdi o.

hayalleri vardı. ve hayallerinde epeyce kalabalıktı.

 

bir de anneannesinin evi vardı çocukluğunda.

annesiyle babasının çalıştığı 5 gün boyunca bırakıldığı ev.

beşiktaş’ın en güzel caddesinin üzerindeki en güzel apartımanda otururdu.

evlenmemiş oğlu, evlenmemiş kızı ile.

çocukluğunda güzele, eğlenceye, rahatlığa dair ne hatırlıyorsa o 143 metrekarenin içinde.

dayısının 4 duvar boyunca yerden tavana kadar uzanan kütüphanesi.

içinde stephen king, dean r. koontz kitapları..

dayısı gülmeyi ne kadar severse, korku romanlarını da aynı derece severdi.

beşiktaş’taki apartımandaki çocukluğu, salondaki büyük masada anneannesi dolma doldururken yanıbaşında v.c andrews kitapları okumakla geçti.

çatı, çatıdaki çığlık, çatıdaki dikenler, çatıdaki gölge, çatıdaki nefes..

okuduğu kitapları haftasonları evine götürdüğünde, daha doğru düzgün şeyler okuması gerektiğini söylerdi babası.

ama ne olduğunu hiç söylemezdi.

 

 

böyle böyle açıldı uçurum çekirdek ailesiyle arasındaki.

anne baba sözcüklerini hep yanlış anladı.

paylaşımdan kaçtı.

paylaşımdan korktu.

paylaşmak demek annesine hayatına hükmetmesi için eline yeni bi koz vermek demekti.

önceleri o kozu verdi.

sonları akıllandı.

vermedi.

ne koz, ne sevgi, ne saygı..

ne özlem..

belki de bu yüzden hayatının aşkını istemediklerini söylediğinde hiç üzülmedi.

artık hayatlarında olmadığı için derin bir oh çekti.

doğduğundan beri annesi babası yoktu.

evet aslında yoktu.

ama şimdi yanında onu oralardan götüren biri vardı.

hayalleri gerçek olmuştu.

o günden beri evine demirparmaklık taktırmadı, giriş katında hiçbir evde oturmadı.

evindeki ışıkları hep açık tuttu, duvarlara rengi gözükmeyene kadar poster astı. annesinin hayallerini gerçekleştirmedi. kötü evlat oldu.

 

artık özgürdü.


Feb 5

Jun 4
düğün fotoğrafı.

düğün fotoğrafı.


[Flash 9 is required to listen to audio.]

yoklukla uyanılan her sabah için


Jun 3

godot geldi.

bazen güneşin açmasını beklersin, bazen sadece baharda kendini gösteren can eriğini, bazen uçağın kalkmasını, sevdiğin bir grubun şehre gelmesini, sinemada kaçırdığın filmin dvdsini, sipariş verdiğin yemeği, patronun maaş verdiği günü, deniz suyunun ısınmasını, çayın soğumasını, kedilerin eve dönüşünü, saçlarının uzamasını, gecenin başlamasını, yağmurda taksinin geçmesini, sonsuz aşkı, huzuru beklersin. işte bunların tamamına samuel; godot adını vermiş. seneler seneler önce.. bir türlü gelmek bilmeyen godot. bundan tam 1 ay önce; yüksek binaların arasında, saatine göre geçen araba sayısı değişken, çeşitli türlerden insanların yürüdüğü dar sokaktan, saat tam 7’yi çeyrek geçe godot döndü. biliyorum o’ydu. gözlükleri vardı. godot’yu hiç gözlüklü hayal etmemiştim. arkasında ‘halklara özgürlük’ diye bağıran bir kalabalığın içinden bana doğru yürüdü. dar sokaktaki kısa sandalyeli, ufak masaya oturdu. tam karşıma. yırtık bir kotu, yeşil bir montu vardı. boynunda da yara bandı. tıraştan olmuş. sigaralıktan esrikleşmiş yürümekten yorulmuştu. yüzyıllardır beklediğim godot’yla o gün tanıştım. şimdi iki kişiyim. narkozdan yeni çıkan hasta gibiyim. olmayan saçlarımı ona uzatmışım da hemen fark edip tırmanmış olduğum yere ya da o bir ayakkabıymış da ilk gördüğüm anda 36/5 ayaklarıma cuk diye oturmuş gibi. içimde gün geçtikçe büyüyen, büyüdükçe kendine yer edinen, yerini edindikçe seven, her bir daldan 5 tomurcuk veren çiçek gibi.

 

(adımı her söylediğinde dua etkisi yaratıyor olabilir.)

 

şimdi iç organlarım düzenli olarak yer değiştiriyor her gün. bazen kalp aşağı iniyor, bazen mide yukarı çıkıyor, başım pervane oluyor. bazen ben kıskançlıktan iç kanama geçiriyorum. acı çekiyorum. sonra hemen ellerini yüzüme koyuyor, geçiyor. iyileşiyorum. ellerinin iyileştirici bir etkisi olduğunu söylememişlerdi. ( doktorlar bilse elimden alırlar. söylemiyorum kimseye ) ve 10 metrekare içinde, panjurların arasında, yer yatağının üzerinde, biri topal biri şişman 2 kediyle dünya turuna çıkıyoruz her gece uyumadan ve her sabah uyandığımızda. ve uyurken de konuşabilmenin, sevişebilmenin bir yolu var aslında. alın alına uyumak. aramızdaki kırmızı kabloyu alın alına verip uyurken çalıştırıyorum. mükemmel bir bilinç akışı. keşke herkes denese. bazen de sonsuz kararıyor ortalık. hani zifir derler ya, aynı öyle. terliyorum, kalp atışlarım ve aynı oranda nabzım hızlanıyor. nefesim de uzay boşluğunda maskesiz kalmışım gibi sıkışıyor, kesiliyor. araştırdım; kaybetme korkusu diyorlar. ben kısaca depresyon diyorum. genelde yanımda olmadığında giriyorum. gözlerine baktığımda çıkıyorum. kelimeleri de iyileştirici. hayatımda bu kadar güzel konuşan birini hiç görmemiştim.

 

bazen ona ölmek istiyorum. ölüm kadar kuvvetlisi olmadığı için, içimdeki çoşkuyu sadece ölümle anlatabilirmişim gibi. ıssız bir adaya düşmek istiyorum onunla. yanıma diğer iki şeyi almaya da gerek yok üstelik. çünkü ona yalnızca ıssız bir adada doyabilirim. diğer ses ve görüntülere tahammülsüzleştim. bazen bisiklete binmek istiyorum onunla bozcaada’nın toprak yollarında, bazen gelincik tarlalarının içinde sevişmek istiyorum, bazen karanlık bir evde depresif bir müzikle nefret etmek istiyorum yaşamdan onunla birlikte, uçurumun kenarında ona bağlılık yemini etmek istiyorum, bazen bir jazz pub’ında en şık kıyafetlerimizi giyip dünyanın en seksi saksafonunu dinlerken onun malt viski içmesini izlemek istiyorum. bazen bir an önce yaşlanmak istiyorum onun en huysuz hallerini görebilmek için, bazen bir küvetin içinde sigara içmek istiyorum ve boğulmaktan kurtulmak..bazen çırılçıplak bir göle atlamak istiyorum onunla çığlıklar atarak ve su yüzeyinde haraketsiz yanyana durmak, bazen üstü açık 65 model bir aston martin’le kıyı şeridi gezmek istiyorum fonda bas gitar baskılı bir rock şarkı ayaklarım dışarıda, anarşist olmak istiyorum onunla en azılı eylemlere katılmak. onunla hayat hiç bitmeyen bir sigara gibi..biliyorum bundan sonraki hayatım; onun kollarında onun için ölmek isteyerek ve onun için yaşayarak her daim bir bertolucci filminin içindeymişçesine geçecek. her gün belirli saatlerde gelen kaybetme korkusu ve saat başı yer değiştiren iç organlarımla.

 

bence biz sonsuzlaştık.

z.



Apr 15

bugün hiç bir işe yaramadım.

bugün hiç bir işe yaramadım. kalabalıktı, ben ortasındaydım. gürültü vardı, ben yapmadım. herkes koşturdu, ben olduğum yerde artık olduğum kadar durdum. parlak ışıklar vardı, ben mattım. her an müzik vardı, ben duymadım. herkes güzeldi, ben çirkindim. eskileri görüp hatırlamadım. yenilerle tanışıp 10 dakikalığına heyecanlandım. 1 kere terslendim, 4 kere arandım. 4ünde de ben hiç konuşmadım. 1 sahne, 1 telefon klübesinin arasında, merdivenin 3. basamağına oturup kendimi sakladım. ben bugün görünmez oldum. bir ara dişlerimle siyah ojelerimi çıkarmayı denedim, beceremedim. bıraktım. 2si kısık 1i açık; adına neden palmiye soba dediklerini anlayamadığım 3 sobanın karşısında ısındım. ama çoğunlukla üşüdüm. faruk kolları açık puf siyah montunu vermek istedi. kabul etmedim. çirkin durur. bugün; çokça yemek yedim, hiç türk kahvesi içmedim. biraz zahmetli. karikatür çizmek istedim. burun çizerken vazgeçtim. elim yatkın değil. dans edenler vardı ama bence ben daha güzel ederdim.

denizin yanında, kıvrımlı yolun sonunda, tavanı yüksek, duvarı tuğla, zemini ahşap bu yerde; bugün yanıma 4 kişi geldi. biri uzun, biri kısa, biri şişman, biri küçük elli. ben en çok uzun olanı sevdim. aradaki göz mesafesi fazla olunca mutsuz olurum. ama önce o kapadı mesafeyi sonra ben. bir zıplama uzaklığımdaki uzun’a ulaşmak için ayak bileğimle tarak kemiğimin arasındaki kıkırdağı ezdim. ezmemiş de olabilirim.

ben bugün hiç bir işe yaramadığım gibi, hiç sevilmedim de. zaten uzun zamandır ‘sevilmekle’ ilgili sorunlarım var. sebebi siyah ojelerim olabilir. belkide bir ruh güzellik merkezine gitmeliyim. bakım yapsınlar ruhuma. parafine sarsınlar, eklem yerlerine masaj yapsınlar. ruhun saklanma yeri beynin içi olabilir. karışık/karmaşık bir organ. ruhu da içine alıp, saklayabilir pekala. bence önce göz görüyor. kirpikler hızlı hızlı kırpılırsa, göz bebekleri de büyüyor. o kadar büyüyor, o kadar büyüyor ki; kenarlarından taşıp, ruha karışıyor. ruh günlerce besleyip büyütüp bazen yanıltıp ve kandırıp kalbe gönderiyor görünce kirpiklerimizi kırpıştırıp göz bebeklerimizi büyüteni. hiçbir şey ruhun gizli onayı olmadan kalbe giremezmiş. ve derler ki; kalbe girebilen sonsuza kadar oradan çıkmayıp kendine yuva yaparmış.

kalbe girmesinden korkttuğum biriyle karşılaşınca hep gözlük takarım ben. üstelik gözlerim de bozuk değil. son zamanlarda hiç takmadım. maruz kaldım. hem gözlerim hem ruhum sulandı.

burada herkes bir şeylere hazırlıyor kendini. hem kendini hem de bu denizin yanında, kıvrımlı yolun sonunda, tavanı yüksek, duvarları tuğla, zemini ahşap yeri. ben ise sadece buradayım. bence hayal kurmam için getirdiler beni buraya. kurduğum hayalleri her ay sonunda müdüriyete teslim edecekmişim. hiç bir şey anlamayacaklar.

-bu yazı aslında bugün, şimdi yazılmadı.-

z.


Feb 24

Feb 23

ne olsa?

savaş çıksa, zombiler dünyayı bassa, moralin bozuk olsa, herşeyden kaçış olsa, salgın olsa, nefesin yok olsa, uzaylılar saldırsa, bombalar patlasa; sığınacak bir evi olan insandır dünyanın en şanslısı. bence.


Page 1 of 3