çocuk
adına portakal denilen dik bir yokuşun tepesindeydi evi.
çevresindeki ona benzer binalar yüksekti.
binaların arasını; kıvrımlı, ismine patika demeyi sevdiği yollar bağlıyordu.
aslında yollar patika değildi.
yol bile denemezdi.
elini uzatsa yere eli yere değicek yükseklikteydi odası.
demirden parmaklıkları vardı odasının penceresinin.
annesi taktırmıştı.
kötülükler içeri giremesin, içerideki saflık da dışarı çıkamasın diye.
perdeleri hep kapalıydı.
dışarının karanlığı içeri geçmesin, içerinin ışığını da kimse görmesin diye.
belki de bu yüzden odası hep hapishane gibi gelmişti ona.
odasının dışını çılgınca merak etmekle geçti seneleri.
kendininkine benzeyen tiz sesleri, ışığını kapatıp dinledi hep yatağından.
ışığını kapadı. çünkü evde olmadığını düşünsünler isterdi.
“eğer evdeysen neden yanımızda değilsin” sorusunun cevabından hep utandı.
“siz gelin yanıma” da diyemedi.
gururla ikram edeceği bir huzuru yoktu evinde.
zaten onlar da hiç sormadılar..
zaten annesi de misafir sevmezdi.
annesi kedileri de sevmezdi.
iğrenirdi.
o da iğrendi.
inandı onların nankör olduklarına.
yine de annesinin pencerenin önüne serptiği karabiberleri gizli gizli üfledi.
bahçeleri kedi doluydu. razı olmadı hapşırmalarına.
odasında televizyonu yoktu.
odasında radyosu yoktu.
odasının duvarlarında poster yoktu. boyaları kalkarsa bi daha boyatamazlardı.
aslında boyatırlardı da, annesi uğraşmak istemezdi.
yasaktı.
ya derslerinden geri kalırsaydı..
büyük fedakarlıklar yaparak büyük umutlarını bağlamışlardı ona.
ama ne umutlar..
doktor, avukat, eczacı, büyük bir şirketin halkla ilişkiler sorumlusu..
kartvizitinde yüksek mevkii yazan herhangi bir iş kolu.
artık n’olursa..
boşuna mı geliyordu saati 100 dolardan aydın hoca matematik dersi için?
boşuna mı hediyeler almıştı o meşhur kadına sırf ders vermeyi kabul etsin diye?
boşuna mı sırf coğrafya hocası seviyor diye migrenli haliyle kalkıp tava börekleri yapıyordu?
boşuna mıydı bunca para sıkıntısı?
derslerini çalışmak zorundaydı.
ders
ders
yasak
yasak
halbuki kitabın arasına hayallerini koyup okurdu.
hayalleri en yakın arkadaşıydı.
demir parmaklıklardan içeri girebilen tek arkadaş.
kimse giremezdi aralarına.
annesi yasaklayamazdı.
ulaşılmaz matematik sorusunu çözerken, savaş tarihlerini ezberlerken, kereviz yerken, yatmak zorunda olduğu saat söylenirken, yatarken, uyumak için direnirken, annesiyle babası kavga ederken, dışarıdan arkadaşlarının sesi gelirken…
o hep hayal kurdu.
ama ne hayaller….
güya hayatının aşkını bulmuş da, o da penceresinin önüne gelip onu buralardan götürmüş mesela..
çok büyük bi şarkıcı olmuş, herkes onu dinlemeye gelmiş
fotoğraflarına baktığı ülkeye gitmiş, artık orada yaşıyor…
ya da o türkan şoraymış da çirkin ve köylü bi kızken değişip güzelleşip sevdiği erkekten intikam alıyormuş..
hep bi gitmek.. hep demirparmaklıkların dışarısı…hep değişim..
oysa odasının penceresinden bakıldığında yalnızca pota kısımları görülen dermeçatma basket sahasına gitse yine mutlu olurdu.
her attığı basket olan uzun boylu o çocukla da tanışırdı belki.
sonralarında lüks bir mobilya mağazasına dönüşen marketle bakkal arası bi dükkan vardı evlerine yakın.
yanında da genişçe bi çukur. çook eskiden havuzmuş.
içinde oynamaya başladılar. her sabah erkenden ve güneş batmasına yakın.
annesi öğlen güneşini sevmezdi.
marketin önünden yokuş aşağı koşmayı, koşarken yapraklara tutunmayı, her attığı basket olan uzun boylu çocuğun markete kola alması için gelmesini beklemeyi severdi.
dışarıyı sevdikçe evini sevmedi.
evine girmek istemedi.
Evin türlü eşyasının içinde olduğu bazalı yatağında uyumak istemedi.
kapısı kilitlenebilen demirparmaksız başka odalar, başka duvar renkleri, yüksek katlar, sessiz bir ev istedi.
içinde müzik olan, ışık olan bir ev.
daha çok bağlandı arkadaşlarına.
akşam ezanı vaktinde evde olmadığı için bütün arkadaşlarının önünde babasından tokat yediği zamanlar hariç.
o zamanlarda yüzlerini bile görmek istemedi arkadaşlarının.
sır saklamaya o zaman başladı.
“biz de bu yaz tatile gidiyoruz, aslında annem çok sakindir de sinirlendiğinde işte…, babamla çok iyi anlaşırız biz. Kıymetlisiyim ben onun, yok kızmazlar biraz daha kalabilirim, dur o zaman annemden para alıp geliyorum, benim de vardı o benzer bi kazağım ama kayboldu…”
her doğruyu söylediğinde çevresinden bi kişi eksiliyor, aynı doğrular yüzünden evde şiddetle haşırneşir oluyordu.
madem ki böyleydi, yalan en güzeliydi.
yalan kaçışıydı.
yeni hayalleriydi.
yalan gibi mucizevi bi şey vardı.
hem arkadaşlarını ona yakın tutuyordu, hem de dayaktan kurtarıyordu.
bi de yalan kötü derlerdi.
hiç de değildi!
alıştı…
yalan söylemeye alıştı, 2 ayrı hayat yaşamaya alıştı.
yaşadığı hayatlara göre kabuğu da evrimleşti.
şimdiler de harika yalan söylüyor. kan basıncı yükselmeden.
babasının da epeyce emeği vardı kan basıncında.
annesine o kadar aşıktı, o kadar aşıktı ki
bi kızı olduğunu unuttu.
annesine o kadar tapıyordu ki, söylediklerini bir an bile sorgulamadı.
hatta emirkomuta zincirinden tek bir halkayı bile yerinden oynattığı görülmedi bugüne kadar.
direktifleri alıyor, aynen uyguluyordu.
hakikatliydi.
evlerinde 3 kişi yaşar, sadece 2si konuşurdu.
onu dinleyen yoktu.
çünkü ne derse desin dediği şey mutlaka yanlıştı, akla aykırıydı, ahlak dışıydı, utanç vericiydi.
demirparmaklıkların önünde her attığı basket olan esmer uzun boylu çocukla konuştuklarını yakaladığında, belinden çıkardığı bir ucu demir toka olan kemerin deri kısımlarını kement gibi gelişigüzel bacaklarına atarken ne demişti babası..
“bu aile bunları kaldırmaz!”
kaldırmadı.
bayramlar da vardı çocukluğunda.
aklının yetişkin düzeye ermediği zamanlarda severdi bayramları.
ona zaten kalabalık olsundu..
ama zaman içinde; annesinin teyzesiyle, teyzesinin babasıyla, babasının dayısıyla, dayısının karısıyla kavgalı olduğu bayramlar aldı yerini.
kim kime ne diyecek merakıyla aynı sofraya oturulup keşkek yenilen bayramlar.
söylenilen yalanların hangi tabakta masaya geliceği belli olmayan bayramlar.
yargılayan bayramlar.
hesap soran bayramlar.
bir türlü mutlu olmayı bilmeyen bayramlar.
bayramlar da sıkıldı zaman içinde.
kelimenin esas anlamıyla ters düştü.
keşke bi kardeşi olsaydı…
ama iyiki olmadı.
evdeki nüfus 4’e çıkacaktı ama susan insan sayısı da 2’ye.
tek başına da yeterdi o.
hayalleri vardı. ve hayallerinde epeyce kalabalıktı.
bir de anneannesinin evi vardı çocukluğunda.
annesiyle babasının çalıştığı 5 gün boyunca bırakıldığı ev.
beşiktaş’ın en güzel caddesinin üzerindeki en güzel apartımanda otururdu.
evlenmemiş oğlu, evlenmemiş kızı ile.
çocukluğunda güzele, eğlenceye, rahatlığa dair ne hatırlıyorsa o 143 metrekarenin içinde.
dayısının 4 duvar boyunca yerden tavana kadar uzanan kütüphanesi.
içinde stephen king, dean r. koontz kitapları..
dayısı gülmeyi ne kadar severse, korku romanlarını da aynı derece severdi.
beşiktaş’taki apartımandaki çocukluğu, salondaki büyük masada anneannesi dolma doldururken yanıbaşında v.c andrews kitapları okumakla geçti.
çatı, çatıdaki çığlık, çatıdaki dikenler, çatıdaki gölge, çatıdaki nefes..
okuduğu kitapları haftasonları evine götürdüğünde, daha doğru düzgün şeyler okuması gerektiğini söylerdi babası.
ama ne olduğunu hiç söylemezdi.
böyle böyle açıldı uçurum çekirdek ailesiyle arasındaki.
anne baba sözcüklerini hep yanlış anladı.
paylaşımdan kaçtı.
paylaşımdan korktu.
paylaşmak demek annesine hayatına hükmetmesi için eline yeni bi koz vermek demekti.
önceleri o kozu verdi.
sonları akıllandı.
vermedi.
ne koz, ne sevgi, ne saygı..
ne özlem..
belki de bu yüzden hayatının aşkını istemediklerini söylediğinde hiç üzülmedi.
artık hayatlarında olmadığı için derin bir oh çekti.
doğduğundan beri annesi babası yoktu.
evet aslında yoktu.
ama şimdi yanında onu oralardan götüren biri vardı.
hayalleri gerçek olmuştu.
o günden beri evine demirparmaklık taktırmadı, giriş katında hiçbir evde oturmadı.
evindeki ışıkları hep açık tuttu, duvarlara rengi gözükmeyene kadar poster astı. annesinin hayallerini gerçekleştirmedi. kötü evlat oldu.
artık özgürdü.



